Friday, November 13, 2015

Kendine Yardım Ediş

Kitabı okumak için lütfen Tıklayınız

               Kendine Yardım Ediş


            İnsan ve insanlığın gelişimi paraleldir. Her ikisi de benzer hatta aynı aşamalardan geçer. Kutsal mesajlar da evrensel anlamda insanlık için ve bireysel anlamda bir insan için geçerlidir. Âdem âlemin küçük halidir veya makro kozmos âlem ise mikro kozmos da âdemdir.

            Küçük ve büyük her iki âlemde de mana ve madde vardır. Her kişinin bedeni kendisinin arzıdır. Manevi açıdan bir kişinin kalbi de onun Mekke’sidir. Bu kapsamda Mekke’nin Müslüman olmayanlarca istilası ve inananların şehirden sürülmesinden sonra fethedilmesi bireysel bünyede de yaşanabilir. Nefsanî kuvvetler önce ruhani kuvvetleri yenilgiye uğratabilir ve kalbi istila edebilir. Sonuçta nurani ve ruhani güçler kalbi fetheder.

            Kişinin ergen oluşu ile bireysel yaşam başlar. Kendi başına kaldığında büyüme çağında büyüklerinden eğitimle aldığı güzel ahlak dersleri önem ve önceliğini yitirebilir. Hayata atıldığında, yaşam kavgası kargaşasında, bazı erdemlerin başkaları tarafından göz ardı edilmesinin etkisi altında kalabilir. Diğer bireylerle girdiği yarış ve yarışmalarda vehim ve hayal gücü gibi nefsanî duygularına yenik düşebilir. Kalbindeki güzel ahlaka ilişkin erdemler, ruhani ve nurani değerler, geri plana itilebilir veya tamamen unutulabilir. İçki, şehvet, şiddet ve kumar gibi kötü sıfatlar birbirini destekler. Bu durum kalpte yeşermesi beklenen değerlerin kalpten tamamen sürülmesi ve kalbin nefis mücadelesinde yenik düşmesidir. İyi değerlerini kaybedip kötü değerlere teslim olmasıdır. Bazen nefsanî güçlerden gazaba ilişkin bazen de şehvete ilişkin güçlerin üstün geldiği görülür. Bu şer güçler, iyilerin aksine, birbirleriyle de savaşır, birisi diğerini kalpten söküp atar. Şiddete eğimli kişilerin hak etmedikleri halde, zorla, diğerlerinin hakkını ellerinden aldığı görülebilir. Bazılarının da iffetlerini kaybettikleri gözlenir. Bu durumlar her yerde ve her zaman öncelikle inanç sistemlerine aykırıdır.

            Nefsanî sıfatlar tarafından istila edilmiş bir kalp ilk bakışta Hz. Musa’nın 10 Emri’ni hatırlatır. “Öldürmeyin” ve “Zina yapmayın” emirleri gazap ve şehvet güçlerine karşıdır. Kalbin nefse, bedene, maddeye dönük kapısına “Sadır” kapısı denir. Bu açıdan kalp bir anlamda “Havra” ibadethanesidir. Kalbin istila güçlerinden tam arındırılmış hali, yani nefsanî sıfatlardan, güçlerden temizlenmiş kalp ise kutsal mesajlara adanmış “Manastır” gibidir. Kalbin “Fuat” kapısından ruha yüceliş gerçekleşmesi durumunda kalp, namazı miraç olan mümin için “Mescit” olur. Böylece fena bulan mümin için kalp müşahede makamıdır. Kötü sıfatların kalbe hâkim olması hali havra, manastır ve mescit gibi ibadet yerlerinin kapanmasıdır. Kötü sıfatların kalbi istilası kalıcı olsaydı Allah bireyde ve evrende anılmaz olurdu. Bu durum yaratılışın fıtratına aykırıdır. Bireysel düzeyde kalbini temizlemeye çalışana, bu konuda Allah’tan yardım isteyene, dua edene yardım eli uzanır.

            Her ayetin bir hadise üzerine indiği düşünülürse, ayetle denilen ve denmek istenen daha iyi anlaşılabilir. Tüm ayetler de bütünleşmiş bir şekilde birbirini destekler ve tamamlar. Her işe Allah’ın adını anarak başlamak yetmez, izin vermesi de beklenir. Her olan ve olacak O’nun güç, kuvvet ve kudretiyle olacağından kalbin fethedilmesi için yapılacak savaşa Allah’ın izin vermesi beklenmelidir. Kalbin istilası öncesi, sırası ve sonrasında gelişen hadiselerin bu açıdan değerlendirilmesi önemlidir. Kötü nefsanî güçlerin çarpışıp kalpten söküp attığı güçler, sırf iyi oldukları için atılan, ruhani ve nurani değerlerdir. Birisini döverek elindekini alan kişi önce yaptığından utanır. Utanması onun eğitimli ve ahlaklı olduğunu gösterir.

            Zamanla kendisinin de bir çeşit çaba ve uğraşı sonunda kazandığını düşünerek utanmayı kalbinden söküp atar. Bunu yapan utanma duygusunun iyi olduğunu bildiği halde kalbinde sürekli bir çatışma ile yaşayamadığı için yapar. Utanma olmayınca şiddet şehvetle desteklenir. Birlikte daha büyük kötülük gücü oluşur ve daha çok sayıda iyi sıfatı kalpten atar. Böylece şer güçlerin işbirliği kalbi ruhtan uzaklaştırıp nefsin kucağına atar. Başta yapılan bir küçük tercih sonunda karakter ve kader haline gelir.

            Nefis mücadelesi büyük cihat olarak tanımlanır. Savaşların en uzun soluklusu, çatışmaların en kanlı geçenleri kalpte yürütülen iyilik ile kötülüğün çarpışmalarıdır. Bireysel çapta ve bir kalbin içinde yürütülen çarpışmalarda iyi sıfatlara karşı birleşen kötüler, üstünlük sağlanırsa, birbirlerine düşer. Kalbe hâkimiyet için bir kötü sıfat diğer biri tarafından yenilgiye uğratılabilir. Çok küçük ve basit görülen bir kötülük bile büyüme ve gelişme eğilimi gösterir. Böylece mücadele de büyür. Çevreye yayılan çatışmalar çevredekilerin de ilgisine girer ve onları da içine çeker. Bireyi aşan toplumsal savaşlarda “halk aynen Hak’tır”, hatta “halkın dediği Hakk’ın dediğidir” denilir. Haklı olan iyiler ile Hak’sız olan kötüler savaşır. Çevreye yayılmadan kalbin içinde yürütülen mücadelede ise kalbe ruhtan akıl aracılığı ile alınan inançsal, nurani ve manevi değerlerin kaynağı da Hak’tır. Hakça yürütülen çatışmalarda Hak’lı olan taraf kazanır, iyilik, doğruluk ve güzellik kalbi yeniden fetheder. Hayat da hayattaki mücadeleler de bundan ibarettir zaten. Konuya ilişkin kutsal mesajlar, ayetler de her iki âlem için böylece geçerli olur.

            İnsanın, fıtratına kazınmış olan güzel ahlak değerlerinin kalpten sökülüp atılmasına karşı koyması mücadele etme isteğini gösterir. Kişinin niyazı, arzu, istek ve duasının karşılık bulması halinde Allah savaşmasına izin vermiş demektir. Birey istemese olmazdı, izin verilmez, karşı koymaz, kötülüğe boyun eğerdi. Kişi içinde bulunduğu bir durumda yardım istemiş olmalı ki Allah da duasını kabul edip yardım etsin, diğer iyi sıfatları ve halkı onun yardımına göndersin. Kötü sıfatların kök salmasına karşı koyan kişi, aynı zamanda, Allah’ın iradesine yardım ediyor demektir. Kalp önce havra sonra manastır ve mescit aşamalarından geçerek Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanmış olur. Kendi bünyesinde vücut bulan ve ortaya çıkan kötü sıfatlarla çarpışan kimseyi Allah nuru ile kahrederek lütfeder. Belki de bir anlamda, “Kendine yardım eden, Rabbine yardım eder.” “Sana savaş açanlara ve sana zulüm yapanlara karşı savaşmana izin verildi. Allah, kendine yardım edene yardım eder!” (22.39,40) (adı geçen tevil))

İnsan Atom Yığını Değildir

Kitabı okumak için lütfen Tıklayınız

               İnsan Atom Yığını Değildir


            İnsan rastgele atom yığını değildir. Atomlar birleşerek insanları oluşturur. Birleşmeleri ise rastgele değildir. Atomlar kendi kendilerine sebepsiz, koşulsuz birleşmez. İçinde bulundukları ortam atomları birleşmeye zorlar. Ortamda atom gibi fiziksel şeyler varsa fizik kuralları da vardır. Fizik kurallarına göre var olan şeyler birbirlerini iter, çeker. Atomların kurallara uymama lüksü yoktur. İtim ve çekim yasaları hayatın oluşumu için gerekli ama yeterli olamaz. Var olan şeyler arasında “düzen” de olmalıdır ki atomlar buna göre birleşerek hayat oluşsun. İlk adım bile en sondaki amaç için uygun olmalıdır. Hatta her şeyin yokluktan var olduğu biliniyorsa yoktan var olanların biri de düzen olsa gerek. Her şey var olurken, en başından itibaren, bir düzen içinde var olmalı. Düzen, amaç için kurgulanmıştır. Amacın “bilmek” oluşu ise insan ve insanlığa en yakışan şeydir. Bilen bilinmek istemiş olabilir.

            Her şey, bilimsel özellikleriyle birlikte yoktan var olan atom altı parçacıklardan oluşur. Su artık iki hidrojen bir oksijen atomu değildir. Suyun özellikleri atomlarının özelliklerinden çok farklıdır. Hele canlılar artık cansız değil extra bir düzene sahiptir. Özellikle, “insanlığın”, doğanın doğal uzantısı olduğunu düşünmek insanlığı hafife almak olabilir. Cehaletten kurtulmak için bilmeye çalışırız. Beş duyumuz ile algılar akıl ile değerlendiririz. Bildikçe bilmek ister bilgi peşinde koşarız. Bilgi bizi çeker mi iter mi anlaşılmaz. Önce inisiyatifin bizde olduğunu düşünürüz ama sonra bilgi peşinden koşar, bilgisiz yapamayız. Akıl teslim oluncaya kadar durmaz. İnsan da kendini bilmeye çalışır, bilinceye kadar rahat edemez.

            Kur’an düzen demektir. Hitap olarak, ayetler halinde, indirilen Kitap, bir düzenin olduğunu, her şeyin bu düzen içinde halk edildiğini anlatır. Üstelik her halk edilenin bir amacı gerçekleştirmek üzere var edildiğini bildirir. Bilimin “Belirsizlik İlkesi” ile bazı gerçekleri belirlemesine karşılık, Kitap belirsizlik yoktur deyip düzeni vurgular. Bilimsel Heisenberg “Belirsizlik İlkesi” enerjinin yoktan var olabileceğini sonra da tekrar yok olabileceğini belirterek bir gerçeği “belirlemiş” olur. Enerjiden de kütle ve maddenin, formülüne göre, kendiliğinden oluştuğu apaçıktır. Bilimin dışından ve üstünden bakabilen Kitapta ise “Var Olanın” oluşumunun bir amacının olduğu yazılıdır. Tesadüfün ve abes bir şeyin olmadığını açıklar. Kısaca, Büyük Patlamada patlayan şeyin bir “düzen” içinde ve bir amacı gerçekleştirmek üzere patladığı bildirilir. Bu evrenin hiçlikten kendiliğinden patlayarak var olduğu ve hayatın da tesadüfen oluştuğu akla ve mantığa uygun olamaz. Hayatın oluşumu ve gelişimi için kritik katsayıların varlığı ve çok sayıda oluşu zaman temelini de ortadan kaldırabilir. “Milyarlarca yıl içinde maddeden canlı oluşabilir” demek “tas, çeşme başında elbet dolar” demeye benzer.

            Kitabın önemli deyimlerinden biri de “tebayün etmek” olabilir. Anlamı “yeniden keşfedercesine aşikâr oluş” olabilir. Yeni buluşlarında “sezgisel” kavramları kullanan bilim insanları genellikle yeni bir şey keşfeder. Bazı bilim insanları bilimsel kavramları özellikle dinsel kavramlardan uzak tutmaya özen gösterir. “Var Olanın, bilinenlerin artırılarak, bilinmesi için” bu özene gerek olmayabilir.            Kitap zaten insanları arama, bilmeye yönlendirir. İnsanların fıtratlarına kazınan bilme ve olma yetenekleri sayesinde aynı şeyleri yapar.

            Var olan herhangi bir şeyin var olması için zaman ihtiyaç duyulan bir şey değildir. Atomun veya suyun var olabilmesi için belirli bir zamanın geçmesi gerekmez. Var olan, zamana gerek olmaksızın var olur. Proton nötron birleşmesi zaman değil ama “güç” ister. Kuvvet ve kudret yok ise ortamda, kuantum fiziğinin elemanları gibi, “şeyler” birbirini çekemez ve birleşemez, atom bile oluşamaz. Hidrojen atomu için proton, nötron ve elektrondan birer tane gerek, ama ayrıca bir birim zaman gerekmez. Zaman insan aklı içindir ve itibarî, izafîdir. Kitap, zamanın, insan aklının “bilmek” amacıyla saptadığı bir kavram olduğunu yazar. İnsanın kendini bilmesiyle “gerçek” bilinmiş olur. Hak ve hakikatin bilinmesi durumunda ikinci bir varlık şeklinde insanın varlığı söz konusu olamaz. Bu durumda ne insan, ne akıl ne de zaman kalır ortamda. Bilim de bu gerçeğin aksine bir şey söylemez. Kuramsal olarak da her şey bir adet ‘yok’tan var olur.

            İnsan bildiği için ve bilip uyguladığı kadar insandır. İnsan bildiği için meslek sahibidir, bilgisini uyguladığı kadar da örneğin marangozdur ve usta marangozdur. Kendini bilebilen insana da olgun insan denir. Kendisinin, kum yığını gibi atom yığını olmadığını idrak edebilene kâmil insan denebilir. İnsan, aklı sayesinde bilir. Akıl da doğada bulunmaz, doğal bir “şey” değildir. Eski bilgilerden yeni bilgi üretme yeteneği üstelik sezgi gerektirir. Akıl ve sezgi evrende var olan düzeni keşfetmeye çalışır. Düzen ve düzensizliği ayırt etmeye uğraşır. Hani bir hikâyeye göre kurbağa kaynar suya atılırsa fırlayıp kaçar ama soğuk su yavaş yavaş ısıtılırsa haşlanıp kalır. Bilim insanları da önce “akıl verilmiş en büyük nimettir” dese de sonra “doğada ve evrende bir kanıt yoktur, bu nedenle Allah yoktur” deyip kendisinin varlığını kanıtlar. Neyse ki Dünya, Doğa, Evren dendiğinde ‘bir ve tek’ anlamı çıkar. Çoklu evren denildiğinde bile yoktan var olanın başlangıçta iki adet olduğu anlaşılmaz.

            Halk edilmiş doğa, aklî on dört milyar yıl içinde, değişimlerle, evrim geçirerek insana ulaştı. Değişimler her an bir şe’nde olacak şekilde süreklidir. Yoktan halk edilen şeyler, insan haline gelinceye kadar, evrim geçirme özelliğine sahip idiler bu nedenle de evirildiler. İnsan, bilgi ile nereden geldiğini, zaman kavramı sayesinde ne zaman geldiğini, buldu. Bilerek ne olduğunu anladı, insanlığı keşfetti. İnsancıl bir olgunlaşma süreci sonunda ise insan kemale erdi ve Allah’ın ruhunu kabule hazır hale geldi. Ruh ile dirilen kâmil insan ölümsüzlüğü de Hak etti. Böylece, onun hiçbir şeye ihtiyacı kalmadı, her şeyin ona ihtiyacı oldu. Yokluktan halk edilenler, bilinmek isteyenin bilinmesi için, kâmil insan amacına ulaşmakta araç olmuştur. Eşyanın bir düzen içinde var olduğunu bilebilmek eşyanın değer ve kıymetini bilmektir. Eşya, hakikat güneşinin gurup ettiği şey olduğu için karanlıktır, gecedir. Gecenin kadrini böylece idrak ettiğinde hakikat güneşi doğan kâmil insanın kalbine “düzen”, anda inmiş olur. Özünde oluşumun ilk anındaki düzeni idrak edebilenin anlatımı ve açıklaması 23 yıl da alabilir 33 yıl da alabilir. Hakikat anlatılamaz, ancak, idrak edilebilir!

Zaman Zandır, Esas Olan An’dır

Kitabı okumak için lütfen Tıklayınız

               Zaman Zandır, Esas Olan An’dır


            Kutsal metinlerde zamana ilişkin bazı kavramlar üzerinde durulur. Örneğin, “Zamandan bilmeyin, insanı zaman öldürür demeyin, zaman yoktur ki bir şeye kadir olsun. Zaman sizin indinizdedir, sizin zaman anlayışınıza göre uzun bir süre geçse de Allah’ın indinde yok hükmündedir.” Mağarada uyuyup kalanların paralarının geçmez olduğu anlatılır. Kutsal mesajlar bilimsel açıdan da doğrudur, ilmi bilmeyen dini de anlayamaz. Tek doğru, çok doğru: “O, her anda bir şe’ndedir.”

            Evren atomdan daha küçük bir şey, yokluk, iken Büyük Patlama oldu.(*) Bu aslında bilimsel düşünceye aykırı bir bilimsel gerçektir. Evren ışıktan hızlı genişlerken bugünkü kritik hızda, düzgün ve düzenli genişlemeye başladı. Isı 10 milyar C dereceden 1 milyar dereceye düşünce proton ve nötronlar ‘kuvvetli güç’ ile birleşti. Everenin ısısı birkaç bin dereceye düşünce de ‘elektromanyetik güç’ ile çekirdek etrafına elektron yerleşti ve atomlar oluştu. Soğumanın bölgesel farklılığı, ‘kütle çekim gücü’yle, genelde özeli, galaksi ve yıldızları oluşturdu.

            Elektron ve moleküller etkileşim içinde hareket eder. İkiz fotonlar arasında bilgi alış verişi yer ve zamana bağlı olmaksızın sürdürülür. “Vücut birliği”, “yer ve zamandan münezzeh” gibi inançlar bilinenlere dönüşünce bilim olur.

            Kuantum âleminin gizemli bilimsel bulguları kutsal mesajlar ile örtüşür. Kuantum mekaniğinin bazı bilimsel gerçeklerinden (tıkla) inanç alanına geçiş kolaydır. Fizikî âlem atomlardan, atomlar ise atom altı parçacıklardan oluşur.  Eğer yoktan var olurken aksi iddia edilmiyorsa, enerji ilimden, madde enerjiden oluşur, düşünce enerjidir, düşünce enerjiye, enerji düşünceye dönüşebilir. Enerji her şeyin temelidir. İlmin enerjiye dönüşümünün ilk hali “istek, ‘ol’ emri” olsa gerek.

            Elektron bilim ile inanmayı yakınlaştırabilir. Elektron, çekirdek etrafında belirli bir yönde ve yörüngede değil atomun çevresinde her anda bir yerde olacak şekilde dağılmış bir bulut halindedir. Bulut, hızı ölçülür, yeri saptanırsa, gözlem yapılırsa, bir yönde hareket etme potansiyeline sahiptir. Heisenberg Belirsizlik İlkesine göre “Bulut eğer daha fazla dağılmış olsaydı hareket etmeyebilirdi.” “Belirsizlik İlkesiyle” olay belirlenir. Hareketinin hızı ve yönü gözlem veya ölçmeye bağlıdır. Ayrıca elektronun elektrik yükünün miktarı kritik ölçüdedir, çok az farklı olsaydı hayat olmazdı. Yaradılışın bir amacı olmalıdır.

            Einstein’ın İzafiyet Teorisi: “Zaman görecelidir, bazı durumlarda çabuk geçer bazı durumlarda ise geçmek bilmez.” Aynı bilim adamı, “Geçmiş ile gelecek aynı anda mevcuttur ama insan aklı yer ve hareketin yönüyle kayıtlı olduğu için deneyimleşemez” der. Zaman akıl içindir, akıl varsa zaman var.

             Elektron, fotonun çarpmasıyla enerji kazanır ve foton çıkmasıyla enerji kaybeder. Enerji kaybedince foton olarak ışık açığa çıkar. Elektron ışık hızında hareket etmez ama daima ışık hızında hareket eden fotona kaynak olur. Işık hızında hareket eden yaşlanmaz, enerji kaybetmez. Elektromanyetik ortamda hareketli elektromanyetik dalga veya parçacığa foton denir. Allah’ın kulu da Allah’tan Allah’a gider ve Allah’ta kuldur!

            Gelelim inanç alanına. Ali İmran Suresi 3, 117. Ayetin Kâşani te’viline göre (*) “Yer ve gök madde olmaksızın ve müddetle kayıtlanmaksızın halk edilmiştir. Yer ve gök Allah’ın ilmi ile görünür, vücudu ile mevcuttur. Zaman ve mekân ile sınırlı olan aklın itibarı olmasa arz ve semanın vücudu itibar olunmazdı. Sema ve arz Allah’ın vücudundan ayrı ve gayrı olamaz. Her şey istek ve iradesiyle, “kûn, ol” emriyle ancak söz ve ses duyulmaksızın, arada bir vasıta olmaksızın ve zaman geçmeksizin birden, an içinde olmaktadır.” Genel olan evren ortamında hayat için özel alanlar oluştu. “O, Var Olandır!”  

            Halk edilenlerin madde ve müddetle kayıtlı olmaksızın ortaya çıkışını idrak edebilmeliyiz. Yani ilk önce madde yoktu, madde, kütle oluşması için Higgs bozonunun olması gerek. Özellikleri olan parçacıkların kendileri olmadan onların bilimsel özelliklerini içeren ilim vardı. Bilimin “Evren atomdan çok küçük bir şey, yokluk, iken büyük patlama oldu” demesi bir itiraf gibidir.  İlmin hali, uygulanması zamana tabi değildir. Evrenin halden hale geçişi etkileşimlerle oluşur. Şimdiki hal önceki hali, sonraki hal de şimdiki hali içerir. Her hal ise diğerleriyle etkileşim içindedir. Elektronlar veya moleküller arası bağlılık ve bağımlılık evrenin halleri arasında da görülür.

            Evrenin bugünkü halinde bilimsel olarak saptanan birçok kritik değere sahip katsayılar vardır. Az farklı olmaları halinde hayatın olamayacağı bilinir. Var olabilmemiz için o değerlerin öyle olması zorunludur. Örneğin, evren balonunun, sanki buruşuk haldeyken, genişlemesinin kısa bir anda çok büyük düzeyden bugünkü kritik düzeye düşmesi hayatın oluşması içindir. Elektronun yükünün miktarı az faklı olsaydı yıldızlardaki yanma ve patlama olmayacak, biz olamayacaktık. Enerjinin varlığı fiilinden, nasıl olduğu da sıfatından bilinebilir.

            Her parçacık ilmine uygun, enerjiden, oluşur ve davranır. Oluşanlar oluştu ve oluşuyor ama oluşmada müddet kaydı yok. Zaman zannımızdır, akıl içindir. “An” içinde olan oluyor. Evren halden hale geçip gidiyor. Akıl durunca zaman da durur, gidince gider. Ayet: “O, her anda bir şe’ndedir.”

            Oluşumun zamana bağımsızlığı idrak edilmeli, geçmiş ve gelecek aynı anda mevcuttur. Muhteşemin ihtişamını bilip, basiretle gördüğüne âşık olanın aklı başından gidebilir. Miraç olayında “Benden buraya kadar, buradan ötede yanarım” diyene “Haklısın çünkü yer ve hareketin yönü burada biter” denir. İlginç olan “Yolun geri kalanında yanarsın ama gelinen yol da zaman ve mekâna bağlı ve bağımlı değildi” denebilir. Peki, akıl buraya kadar bu benim işim diyordu orada niye durdu. “Meğer var zannettiklerim de yok imiş” derse aklın sahipliğinden de şüphe etmek gerekmez mi? Akılla gelen akılla gitmeli ki aşk olsun, aşk kalsın, aşk idrak edilebilsin. İnsanın yaradılışının amacı da budur, akıl verilmiştir ki bilsin eşyayı ve kendisini. Her şey bilmek için, ancak, bilinecek bilindikten sonra evveli de ahiri de zahiri de batını da kalmaz!

            Bilim insanı “Evren yok iken var oldu” derken biraz daha düşünse uygun olur. “Bilim ‘oluş’tan sonrasını inceler” denmesi işin kolayına kaçmaktır. Oluş sırasında ortaya çıkan enerji tüm özellikleriyle birlikte, ilmiyle birlikte ortaya çıktı denmesi daha bilimseldir. Enerjinin ilk andan itibaren her an bilinçli bir davranış sergilediği görülür. “Rahman” ve “Rahim” kavramalarına uygun bir şekilde evrenin uzay zamanının ve gökadalarının tanımlanması insan aklına daha yatkındır.

            “Biri göründü bilinmedi, biri bilindi görülmedi; görülen bilinmedikçe bilinen görünmez” bilmecesi çözülmelidir. Elçiyi, onu görevlendiren bilebilir, başkası bilemez, Allah’ı da gayrisi bilemez. Zaman ve mekândan münezzeh olamayan O’nu idrak edemez. Allah, ancak O’nun ilmi ile bilinebilir. Herkes O’nun ilmi ile âlim, nefsiyle kaim, ayakta hayatı ile hay, diri, vücudu ile mevcuttur. Başkası yoktur ki şirk olsun. “Ben varım, görürüm” diyen, şirk içinde, O’nu bilemez, zaman ve mekânsızlığı aklı ile idrak edemez. Tam aydınlanmayan, dürtüyle, elektron gibi arada bir ışık saçmakla tam olarak aydınlatamaz.

            Sonsuzluk duvarına benzeyen “Akıl Duvarını” geçip aşkı idrak edebilen müstesnadır.  Sonsuzluk duvarının ötesinden berisine ışık geçemez. Bu yazılanları kimin kime yazdığı tam olarak “Belirsizlik İlkesi” kapsamında olsa gerek. İnsan, aklı ve zaman yapaydır; bilmek, bilinç ve bilinçlilik, idrak içindir. Aşığın aklı başında değildir. Sanki seven sevilen gizli ve gizemli bir aşk içinde aşk yaşıyor. Oluşuma anlam katabilmek için zamanı icat eden akıl, zamanı gelince, zamanı ortadan kaldırabilmeli. İlminden, ilmiyle olan, ilmi bilinerek idrak edilebilir. Bilinmek için yaratılan, idrakte, aşk ile çıkabilir aradan!

            Not: Zaman insanın tanımladığı bir kavramdır. Sezyum elementi atom saatlerinin yapımında kullanılır. Bu saatler 300 yılda 5 saniye kadar hata yapar. Sezyum atomunun 9 milyar salınışına 1 saniye denilmiştir.

(*) Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyüs Semerkandi, “Te’vilatı Kaşaniyye”, yeni yazıya aktaran, Y. Müh. M. Vehbi Güloğlu, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1987. Aşağılardaki “adı geçen kitap-a.g.k.” budur.

(**)Stephen Hawking, “A Briefer History of Time”, s.27.

İnsan Üç Boyutludur


İnsan Üç Boyutludur

Kitabı okumak için lütfen Tıklayınız
            “İnsanın içinde olmalı”, “insan biraz düşünmeli, fikir feraset sahibi olmalı” gibi deyişlerimiz çoktur. Özellikle inisiyasyon sisteminde kendini bilme gayretleri, derneklerde ve dergahlarda, ezoterik öğrenime dayanır. Kendini bilme sürecinde kişiye bu yolculuk “senden sanadır” denir. Bireye içe dönük yolculuğun ilmi verilir, her şeyi ve ilmi kendinde bularak kendini bilmesi önerilir. İnsanlık dışımızda, insanlığımız içimizdedir.

            Kendini bilme gayreti içindeki birey açılır kapanır anten tipindeki, gösterme çubuğuna benzetilebilir. Çubuk en kısa halinde, kapalı iken, insana benzer. Dik durması insanın reşit olma durumunu gösterebilir. Doğa koşullarına uyum göstererek ayakta kalması ve diğer kişilerden farklı bir kişilik oluşturması kendine özgü bir insan olduğunu gösterir.

            Herkes birbirinden ayrı ve farklı bir insandır. Her kişinin sosyolojik, ekonomik, politik, kültürel gibi farklı çevrelerden gelip farklı bir geleceğe yürüdüğü açıktır. Müştereken toplumsal bir olgu oluşturmaya çalışmak amaç olabilir.

            Aynı hedefe ulaşmak için birlikte gayret, ortaklaşa çaba sarf edilebilir. Ancak kişi kendini bilmeye çalışırken içe dönük yolculuk bireyseldir, cehalet kuyusunu kendisi tek başına doldurmalıdır. Diğer kardeşler yalnız örnek oluşturabilir. Bir bilgiyi anlamak, bir sorunu çözmek zihin açıklığı ve parlaklığı verir. Kendi özüne inip ilmin bütününü idrak insanı nura gark eder, aydınlanır. Eşyanın hakikatini anlamak, eşyada gurup etmiş olan hakikat güneşinin parlamasını sağlar.

            Kendini bilmeye giden doğru yol bireylerin dışında değil ve topluca gidilebilecek bir yol da değildir. Gösterge çubuğu dik durur ve önce ucu bir aşama açılırsa, üçüncü boyut olarak doğru yol ortaya çıkar. Antenin bir çıt açılması insanın kalbini keşfetmesini temsil eder. Bu açılım dışarıdan olamaz. Kalbin dışa açılan kapısı içeriden açılır ve sıcak duygularla dolarsa açılır, mayalanan sevginin aşka dönüşümü ile açılır. Diğerlerinden farklı kılan benlik ve bencilliğinden vazgeçip, örneğin, kazancın meşruluğuna, ahlakın güzelliğine önem ve öncelik verirse açılır. Kalp akıl aracılığı ile ruhtan aldığı nuru nefsine yansıtır, böylece, nefsin kanaatkâr olduğu görülür. Ruhtan, ilmin kaynağından, basiretle alınan bilgiler, uygulanıp yaşanacak bilgilerdir. Dışarıdan alınan bilgiler unutulabilir, uygulaması yapılmayabilir. İçten dolup taşarak duygusal alandan çıkan bilgiler aşk içinde uygulanır. Seven herkesi sever.

            Kadim, öncesi olmayan, zamandan beri süregelen ve sürüp gidecek olan öğreti birdir. Hz. Âdem’in torunu olan Hermes, Şit ve İdris peygamber olarak bilinen kişinin kutsal kitaplarda geçen mesleği terziliktir.

            Kişiye özel giysi giydirir insanlara. Kendinden kendine giden yolu gösterip ermişliğe götürür. Kutsal kitaplarda bu öğretinin özü yer alır. Bireysel öğrenim ise dergâh ve derneklerde ele alınır. Elbirliği ile evrende yolculuk yapılacak yollar bulunur ve gidilir ama bireysel yolculukta “senden sana” yol bir anten boyu gidilemeyebilir.

            Üstat veya mürşit “evladım sen kendine dön, içine kapan, kendinde yol al, kendine git” dese de talebe “ben en iyisi size geleyim efendim” demekten kolayca vazgeçemez. Bütün kutsal kitapların özü de birdir, “senden sanadır hitap”, “içindeki kötülükleri gider” derse de biz anlayamayız. Hayattaki kötülükleri görürüz, “aç gözünü basiretli ol” deyimini yanlış anlarız, iki gözümüzü dört açarız. Oysa kişi kendi içini, kalbini kötülüklerden temizlerse dışarıda gördüğü kötülükler de yok olacaktır. Kısaca içini temizleyenin dışı da temizlenir, güzelliklerle ve iyiliklerle dolar. Kişi herkesi kendisi gibi bilir. Kendinden pay biçer. Eşyanın ruh veya ilmin uygulanmış hali olduğunu kendini bilen idrak edebilir. İlim kadar amel olabilir.

            İnsan öpüşürken gözlerini kapar, sevdiği Tanrı’ya gözü açık gitmeye çalışır. “Bütün yollar Roma’ya gider” deyip çalılıkların arasından geçerek Allah’a ulaşmayı planlar. Doğru yoldan sapmamak için sanki doğru bir otoyol arar. Hâlbuki ayetlerde “nimetlerimle kendimi sevdirdim”, “nimetlerimle beni seven bana şükreder” denir. Şükür insanın kalbinden gelen bir şeydir, kalbinin farkına varır, şükür ederek zikir de etmiş olur. İçinde hissettiği sıcaklık sevginin verdiği ısıdır. Bu sıcaklığı hisseden kişi kabına sığmaz ve maddenin soğukluğunu da hisseder. Madde denizinin soğukluğu iticidir, mana denizinin sıcaklığı cezp eder, çekicidir. Böylece insan dışından içine doğru yolculuğuna başlayabilir, üçüncü boyutta ilerleyebilir. (Sure ve ayetler için lütfen tıklayınız,  Tevil (*))

            Kalbinde bulduğu sevginin kaynağını ararsa aşka ulaşabilir. Bilinmeyi sevdiği için evreni yaratmış ise kalpteki sevgi Allah sevgisine, Allah’ın sevgisine götürür.

            İçe dönük yolculuğun ilk aşaması, antenin bir çıt açılması, failin Hak olduğunu anlamaktır. Akıl aracılığı ile kalbe inen bu bilgi kalp tarafından iyice anlaşılınca nefsi ikna etme çabası başlar. Her şeye sahip olmaya çalışan nefis iyi, doğru ve güzel olanın diğerlerinden ayrılmasını kabul eder, kanaatkâr olur. Böylece her bilgi bir uygulamaya dönüşür. Bedensel faaliyetlerin, el ve ayakların her iş ve eyleminin bir güç ve kuvvete dayandığı ancak kuvvet ve kudretin Allah’a ait olduğu kolayca görülebilir. İstememiz istenmese isteyemeyeceğimiz aşikâr olur. İlmin her türlü niteliği ve niceliği ilmin enerjiye dönüşümü ile ortaya çıkar. Bu da failin Hak olduğunun kanıtıdır. İnsan istemese, sevmese ve bilmese hiçbir şey yapmaz veya yapamaz. Sevgi ve bilgi, aşk ve ilim ayrışmaz bütünlerdir. Var olan, aşktan doğan ilimdir.

            İki boyutlu dünyadan üç boyutlu âleme geçen insan ibret alarak düşünür. Çevrede yapılan gözlemler bilgi verebilir. Çevreden elde edilen bilgiler depo edilebilir, bir bilgi bir bilgi daha daima iki bilgi eder. Ancak sentez ile yeni, üçüncü bir bilgiye ulaşmak ruhtan alınacak ilim ile basiretli görüşe tabidir. Ayrıca, insanın her yaptığı işin bir sıfat altında yapıldığı da kolayca anlaşılabilir. Her yapılan ya amir ya da memur, ya baba ya da oğul gibi bir sıfatla yapılır. Öğrenen öğrenci, öğreten de öğretmen sıfatına sahiptir. Anten tipli gösterme çubuğu basiretle bir çıt daha yani iki çıt açıldığında görülen şey sıfatların da Hakk’a ait olduğudur.

            Kısaca, fail Hak, mevsuf olan da Hak’tır. Nefis de ikna olmalı ki iyi, doğru ve güzel olan sıfatlar da kendisinin değildir.             Nefis sonunda ruhun nuru ile nurlanan kalbe tabi olur, hem razı olur hem de razı olunan olur, raziye ve marziye mertebelerini geçer. İçrek yolculuk anten açıldıkça ortaya çıkar, Allah’tan gayrisi kalmaz. Önce üç adım sonra bir üç adım daha otuz üç basamak geçilir, yedinci çıt ile antenin yolculuğu biter, mümin miraca erer, kalır Yaradan.

            Yükseldikten sonra yücelen kâmil insan kâh çıkar gökyüzüne seyreder âlemi, kâh iner yeryüzüne seyreder âlem onu. Kapanan anten celaliyle kapanır, tesettüre girer, perdelenir, açıldığında cemalini ayan beyan açık eder.

(*) Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyüs Semerkandi, “Te’vilatı Kaşaniyye”, yeni yazıya aktaran, Y. Müh. M. Vehbi Güloğlu, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1987. Aşağılardaki “adı geçen kitap-a.g.k.” budur.

Tasavvuf İlimdir

Kitabı okumak için lütfen Tıklayınız

Tasavvuf İlimdir


            Tasavvuf ledün ilmine dayalı felsefî bir düşünce sistemidir. Düşünce enerji olduğu için, düşünce sistemi enerjiyi üretme, yöneltme, yönlendirme ve yönetme sistemidir. Felsefî oluşu yaşam enerjisinin belirli bir amaca yöneltilip yönetilmesidir. Amacın saptanmasından ulaşılmasına kadar ilgili her manaya ve maddeye hükmetmeyi kapsar. Girdilerin tümünü en uygun bir biçimde kullanarak bir ve tek olan amaca ulaşacak şekilde birleştirip bütünleştirir. Tasavvuf böylece bir tevhit ilmidir. Var olanları kesret, çokluk olarak ele alıp bir ve tek “var olan” haline, vahdete dönüştürüp idrak etmek tek amaçtır. Yaşanacak bir bilgi ve ilimdir.

            İnsanın çocukluktan gençliğe evirilmesi döneminde eğitim ve öğretim görmesi, yaşam koşulları göz önüne alındığında, kaçınılmazdır. Önce çevre koşullarına uyum gösterilmesi ve hayatta kalınması öğrenilir. Öğrenim süresince okuyup adam olması öğütlenir. Aynı dönem içinde bir taraftan da iyi bir insan olması için eğitilir. İnsan bir taraftan öğrenirken diğer taraftan eğitim alır. Sanki öğrenim insanın olmasına, eğitim ise iyi olmasına yarar. Akıllı ve bilgili olması insanın iyi ve yararlı olmasına, iyi bir insan olmasına yetmez. Tasavvufun gerekliliği burada devreye girer, öğrenim ilmi bilmeye tasavvuf ise ilme dayanarak kendini bilmeye yarar. İlmin kullanılmasında, ilimden yararlanılmasında felsefe gereklidir. İlim elde edilerek âlim, tasavvuf ile arif olunabilir. İkisinin bir insanda zirve yapması idealdir.

            En büyük âlimler, en büyük ilim insanları evrenin Büyük Patlama ile oluştuğunu ileri sürer. Bu kuramın yerini alan yeni bir kuram henüz genel kabul görmemektedir. Ayrıca Patlamadan önce ne vardı sorusunun cevabı hala “hiç” olmaktadır. Evren bir patlamanın sonucunda yoktan var olmuştur. Fizik ilminin son aşaması ise kuantum fiziğidir. Atom altı parçacıklarla ilgili kuantum fiziğinin temelinde halen Heisenberg Belirsizlik Prensibi bulunmaktadır. Bu ilkeye göre kısaca belirli bir ortam ve zamanda enerji yokluktan ortaya çıkabilir ve tekrar yok olabilir.

            Enerji kütleye dönüşebileceği için de yokluktan kütle de var olabilir, yok olabilir. Enerji ve kütlenin var olması ve yok olmasında geçerli olan belirsizliktir, belirli bir bilimsel kural yoktur. Madde için yokluğu ısıtma veya soğutma veya geçmesi gereken bir zaman bulunmaz. Büyük patlama için gereken insanın hayal edemeyeceği sıcaklık nereden gelir, bu sıcaklık nereye gider de soğuma gerçekleşir bilinmez ama bilimseldir.

            Kur’anı Kerim’de ilmin bugün bile belirsiz denilen bu alanına değinilmektedir. Kitapta “bir emirle halen bile oluşum halindeki evrenin ‘hadis olur, fani olur’ şeklinde olması istenmedi” denilir. (21.16,17, Tevil (*)). Kısaca, maddenin “var olur, yok olur” halinde bir oluşuma tabi olmadığı, belirli bir düzen üzere olduğu bildirilmektedir. Var olan evrenin eğlence olsun diye oluşmadığı, bir amaç için var olduğu, bildirilmektedir. Allah evreni ‘bilinmeyi sevdiği’ için halk etmiştir. İlmin değinmediği “evvele” yer verilir ve bunu inkâr bilimsel olamaz.

            Evren sevgiden, sevgi içinde, sevdiği için vardır. Evrenin oluşumunun amacı Allah’ın bilinmesidir. Tasavvuf ehline göre kendini bilen Allah’ı bilir. Var olmasını bilen insan varlıkta kendisinin yokluğunu da idrak edebilir. Tasavvuf, ilim ile dini tevhit eder, bilim ayrı din ayrı değildir. Yoktan var oluş, varlıkta yokluk idrak edilir. İnsan idrak ile olgunlaşır, bilinçli yaşar.

            Kullandığımız her şeyin bir teknolojisi vardır. Zaman içinde teknoloji ilerler, her şeyin daha iyisi yapılır. Bir bilginin ortaya çıkışının tek yolu onun bir şekilde kullanılıp bir eşya halinde görünür olmasıdır. Belki de biz bir şey yapmıyoruz, bilgi bilinmek istiyor ve bilgi bizi kullanıyor.

            Belki biz teknolojiyi üretmiyoruz, teknoloji bizi çekip sürüklüyor. Bilgi geliyor, doğuyor, bilinmek istiyor, ortaya eşya olarak çıkıyor, yeni insan basamaklarına ulaşıp ileri gidiyor. Her şey ilmin maddeleşmiş halidir, insan da bu kapsamda ilimdir. Esas olan ilimdir, enerjiye dönüşür, enerji de her şeye dönüşür. İlim maluma tabidir, ilim kendiliğinden oluşmaz, rastgele, tesadüfen ortaya çıkmaz. Bilim insanları bile bunun böyle olduğunu söylemez. Enerji var olabilir, yok olabilir diyen âlimler, ilim için başlangıç noktası vermez, nereden geldiğini düşünmez. Büyük Patlamadan önce var olan "hiç" idi ama "tam ve mükemmeldi", mükemmellik bir çeşit bozulma ile entropi kavramı ile ispat edilir.

               Tasavvuf işe ilimden başlar, ilmin bir sahibi olduğunu söyler, bilginin bilinmek istendiğine değinir, her şeyin ilimden ibaret olduğunu savunur. Böylece önce ne var idiyse sonra da onun var olacağını, her an var olanın bir ve tek olduğunu ispat eder. Sarmal kavramı burada önem kazanır. Kromozomlar veya DNA ile bilinen "sarmal" en iyi örneğini "din ve bilim" ile ortaya koyabilir. Tasavvuf bu ikisini de tevhit eder. Bazıları dinin bazıları da bilimin diğerinden önce geldiğini savunur, herkes haklıdır! (Sure ve ayetler için lütfen tıklayınız,  Tevil(*))

(*) Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyüs Semerkandi, “Te’vilatı Kaşaniyye”, yeni yazıya aktaran, Y. Müh. M. Vehbi Güloğlu, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1987. Aşağılardaki “adı geçen kitap-a.g.k.” budur.